Devam edecek gibiyiz.
ne de olsa biz biriz.
takipte kalın (:
30 Haziran 2010 Çarşamba
arthur ve aforizmaları.
* Birbirlerini en çok teshir edenler, birbirlerini en çok itmam edenlerdir.
* En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız oldugunu da söyleyebiliz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez.
* Gerçek tekeşlilik taraftarları nerede? Hepimiz anlık yaşıyoruz ve çoğumuz sürekli çokeşliyiz. Ve her erkek pek çok kadına ihtiyaç duyduğu için birden fazla kadını geçindirmesinin onun sorumluluğu olmasından daha adil bir şey olamaz...
* Dünyanın özü kötüdür. Yapılması gereken en iyi şey yaşam istencini reddetmektir.
insan, garip insan, büyük insan: Arthur Schopenhauer.
dahasını istiyorsanız: BURASI.
27 Haziran 2010 Pazar
Kan-Adım.
"beyaz peri, kanadım düştü yerlere.
uçur beni hiç görmediğim yerlere.
seni istediğimde hep burdasın ya; yüzün güneş, ellerin sımsıcak.
içimde bir yerde değirmenler var; uzakta onlar.
gel desem gelir misin?
görmeden bilir misin?
soluk yüzün ne kadar güzel aslında..."
geçen gece bir yere davetliydim. ne yapacağım hiç belli değildi, dağınık bir zamanım vardı. fakat kaleiçinden onu aradım, "geliyorum" dedim.
türkay otelin yerine banka ve dersane yapmışlar.
üzücü.
o eve gittim, film izlemedik. gerekmezdi de zaten.
film tadındaydı her şey, kısa film tadında.
wow oynamadık biz, bundan dolayı mutluyum.
tartışmadık, ters düşmedik biz, bu canımın bir yanıydı.
gülümsedik, elele yürüdük, nefes aldık biz.
özeldi, güzeldi, rengarenkti, umut dolu ve ilgi çekiçiydi.
"ismin çok güzel..."
ve resmin...
o gecenin sabahında, yukardaki şarkıyı dinledim, yolda yürürken, devinirken, düşünürken.
gülümsedim..
uçur beni hiç görmediğim yerlere.
seni istediğimde hep burdasın ya; yüzün güneş, ellerin sımsıcak.
içimde bir yerde değirmenler var; uzakta onlar.
gel desem gelir misin?
görmeden bilir misin?
soluk yüzün ne kadar güzel aslında..."
geçen gece bir yere davetliydim. ne yapacağım hiç belli değildi, dağınık bir zamanım vardı. fakat kaleiçinden onu aradım, "geliyorum" dedim.
türkay otelin yerine banka ve dersane yapmışlar.
üzücü.
o eve gittim, film izlemedik. gerekmezdi de zaten.
film tadındaydı her şey, kısa film tadında.
wow oynamadık biz, bundan dolayı mutluyum.
tartışmadık, ters düşmedik biz, bu canımın bir yanıydı.
gülümsedik, elele yürüdük, nefes aldık biz.
özeldi, güzeldi, rengarenkti, umut dolu ve ilgi çekiçiydi.
"ismin çok güzel..."
ve resmin...
o gecenin sabahında, yukardaki şarkıyı dinledim, yolda yürürken, devinirken, düşünürken.
gülümsedim..
Yine birlikteydik ve yine gülüyorduk inadına.
Ben insanların geceleri sadece pişmanlıkları için üzüldüklerini düşünürüm hep, ben onunla doya doya yaşadım her şeyi, gerektiği gibi, belki de fazlasıyla o yüzden sanırım gündüzleri gecelere nazaran daha çok üzülüyorum hep. Sezyum çok da haklı sayılmazmış aslında ya da ben gerçekten çok başındayım daha. Onunla yapılan güzel şeyler hep başını ağrıtırmış, beynin patlayacak gibi olurmuş, gözlerin dolarmış. Birlikte gittiğiniz her yerden bir daha geçerken canın yanarmış. 2hafta önce olması lazım İzmir'deydim otobüse son anda binmeme rağmen tek kişilik yer bulup oturdum biraz sonra bir dede bindi kalkıp yer verdim ve ona kitlendim elinde hastane raporları vardı gözlüğünü takıp onları inceliyordu ben de onunla birlikte inceledim diyabeti varmış uzun uzun sonuçlara baktı sonra katlayıp ceketinin cebine koydu göz göze geldik gülümsedim o da bana gülümsedi dedeme o kadar çok benziyordu ki yanından bir dakika bile ayrılmak istemedim. Gözlerim doldu yine boynuna sarılıp uzun uzun öpmek istedim dede gibi kokuyordu zaten, dedem gibi. İneceğim yeri geçmemize rağmen inmedim o dede inene kadar. İnmesine yardım ettim hatta onunla birlikte inip oradan evime yürüyerek gittim. Yürürken dedemi düşündüm onu ne kadar özlediğimi yeniden ve yeniden hatırladım. Eve gidince fotoğraflarına bakıp biraz daha ağladım. Ağlamaktan yorulup uykuya daldım. Bütün gece benimleydi kaleiçindeki evinde bahçedeki şezlonga uzanmış ben de kucağında yatıyordum 3 yaşlarındaydım bana fıkralar anlatıyor, beni gıdıklıyordu. Yanaklarım ve karnım ağrıyarak uyandım rüyamdan her zamanki gibi yine birlikteydik ve yine gülüyorduk inadına..
25 Haziran 2010 Cuma
Yoklama.
Bugün gerçekten fena yağmur yağdı buralara. Isparta işte, iklimine küfretmekten bıkmadığım memleket.
Okuldaydık, hoca zaten birsaatyirmidakika bekletti bizleri. Bir ikinci öğretim öğrenci için sabah 8de kalkıp okula gidip birsaatyirmidakika beklemek nedir bilir misiniz? işkence.
Ve kendileri, önceki derste vermiş oldukları kağıttan birkaç şeklin çizilmesini söyleyip gitti. Birsaat kadar sonra geri gelip "ders bitmiştir, yoklamayı imzalayabilirsiniz." dedi. şaka gibi.
Bize hiçbir şey katmayan bir gün daha.
Daha sonra sınıftan Serhat, Ozan ve Doğukan ile çarşıya indik. Fakat şöyle ilginç bir şey var. birsaattir yağmayan yağmur, biz fakülteden çıktığımızda tekrar kendini belli etti. Ve güçlendi.
Çarşıdaki iddaa mekanı olan markete girip yarım saat durmamıza sebep oldu. Bütün bunlar baş gösterdiği sırada YOkan evdeydi, yatıyordu, hastaydı. Fakat yoklamada imzası vardı. Evet oluyor arada.
Neyse, konu dağılmadan; kuponlar yapıldı. Yağmurun hafiflemesi beklendi. Olmadı.
Ulaşbey tarafından 2 kupon yapıldı, birindeki 3 maçtan 2si tuttu, fakat İsviçre yatırdı. Ulaşbey'in canı yandı. İsviçreli futbolculara çakı ile dalmak için elinde bir çok haklı gerekçe ve hak mevcut -işaret ve orta parmağın arasındaki boşluktan kısa ise taşımak yasalmış, tayyip beyde de var.-
Herneyse; yağmur hafiflemedi. Serhat ile aynı istikamete gittiğimiz için başladık yağmur altında koşaradım gitmeye. Yoldan şemsiye aldık(500 metre yol için), ne yesek muhabbetine "evlerde yeriz hacı, dışarda pahalı oluyor. her gün de Burger King olmaz." sözleriyle nokta koyuldu. Ayrıldık.
Eve girdim, YOkan ayakta idi. Yemek sipariş ediyordu, ben de istedim aynından: Whooper Cheese.
Akşam Serhat'ın evde yemek yaparken bir yandan da Vadi Hanım'a mesaj yazdığımdan kafam karıştı, dalgınlıkla içinde kızgın yağ olan tavanın içindeki yabancı maddeyi elimle aldım. Elim fena yandı, iki parmağım. Daha sonra Vadi Hanım ile telefonda konuşurken, telefonu kapatırken "Sana Öpüyorum" dedim. Evet, delirdim, kafam yandı.
YOkan, Serhat, Murat ve ben King oynadık, batağı yarım bıraktık.
Babalarımızdan, hayattan, futboldan konuştuk.
Dağıldık.
Şimdi evdeyim ve evet, hala sıkılıyorum.
Ve tekrar evet, bunu boşu boşuna yazdım. Sadece zaman geçsin diye.
Şimdi YOkan'a How I Met Your Mother izleyiş işinde yardım edeyim biraz.
Görüşmek Üzere...
Okuldaydık, hoca zaten birsaatyirmidakika bekletti bizleri. Bir ikinci öğretim öğrenci için sabah 8de kalkıp okula gidip birsaatyirmidakika beklemek nedir bilir misiniz? işkence.
Ve kendileri, önceki derste vermiş oldukları kağıttan birkaç şeklin çizilmesini söyleyip gitti. Birsaat kadar sonra geri gelip "ders bitmiştir, yoklamayı imzalayabilirsiniz." dedi. şaka gibi.
Bize hiçbir şey katmayan bir gün daha.
Daha sonra sınıftan Serhat, Ozan ve Doğukan ile çarşıya indik. Fakat şöyle ilginç bir şey var. birsaattir yağmayan yağmur, biz fakülteden çıktığımızda tekrar kendini belli etti. Ve güçlendi.
Çarşıdaki iddaa mekanı olan markete girip yarım saat durmamıza sebep oldu. Bütün bunlar baş gösterdiği sırada YOkan evdeydi, yatıyordu, hastaydı. Fakat yoklamada imzası vardı. Evet oluyor arada.
Neyse, konu dağılmadan; kuponlar yapıldı. Yağmurun hafiflemesi beklendi. Olmadı.
Ulaşbey tarafından 2 kupon yapıldı, birindeki 3 maçtan 2si tuttu, fakat İsviçre yatırdı. Ulaşbey'in canı yandı. İsviçreli futbolculara çakı ile dalmak için elinde bir çok haklı gerekçe ve hak mevcut -işaret ve orta parmağın arasındaki boşluktan kısa ise taşımak yasalmış, tayyip beyde de var.-
Herneyse; yağmur hafiflemedi. Serhat ile aynı istikamete gittiğimiz için başladık yağmur altında koşaradım gitmeye. Yoldan şemsiye aldık(500 metre yol için), ne yesek muhabbetine "evlerde yeriz hacı, dışarda pahalı oluyor. her gün de Burger King olmaz." sözleriyle nokta koyuldu. Ayrıldık.
Eve girdim, YOkan ayakta idi. Yemek sipariş ediyordu, ben de istedim aynından: Whooper Cheese.
Akşam Serhat'ın evde yemek yaparken bir yandan da Vadi Hanım'a mesaj yazdığımdan kafam karıştı, dalgınlıkla içinde kızgın yağ olan tavanın içindeki yabancı maddeyi elimle aldım. Elim fena yandı, iki parmağım. Daha sonra Vadi Hanım ile telefonda konuşurken, telefonu kapatırken "Sana Öpüyorum" dedim. Evet, delirdim, kafam yandı.
YOkan, Serhat, Murat ve ben King oynadık, batağı yarım bıraktık.
Babalarımızdan, hayattan, futboldan konuştuk.
Dağıldık.
Şimdi evdeyim ve evet, hala sıkılıyorum.
Ve tekrar evet, bunu boşu boşuna yazdım. Sadece zaman geçsin diye.
Şimdi YOkan'a How I Met Your Mother izleyiş işinde yardım edeyim biraz.
"...kimler varmış içimde yoklama yaptım.
deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar."
Görüşmek Üzere...
Vadi Hoşgeldi.
Evine Hoşgeldin Vadi.
Sana bol sütlü bir kahve hazırlıyorum. Otur ve dinlen.
( :
Sana bol sütlü bir kahve hazırlıyorum. Otur ve dinlen.
( :
Let's start from beginning.
Vadi ben. Vadi Tınay. 1991 şubat ayında İstanbul'da zaman zaman haklı küfürler ettiğim bu dünyaya gelmiş bulunuyorum. Beykoz'daki Paşabahçe Hastanesi'nde doğduğumdan dolayı nüfus kağıdımda Kadıköy yazmaktadır ancak orayı hala sevsem de hiç orada yaşamadığım için hala yadırgamaktayım. İlk yılları Esentepe ve Gayrettepe olmak üzerede İstanbul'daki pek şaşalı çocukluk günlerim babamın İstanbul'daki işleri batırmasıyla Antalya'da o kadar da renkli olmayan bir şekilde devam etti. 5 yaşında anasınıfını okuduktan sonra ilkokula başlayınca zorluk çekeceğimi düşündükleri için bir sene de yan sınıfta oyuncaklarımla oynamaya devam edip 14 güzel senemi Antalya Koleji'nde geçirdim. Çok iyi de oldu çok hoş da oldu çok güzel arkadaşlıklar edindim geleceğim adına çok yararlı bilgiler edindim hayatı öğrendim. Belki de bu yüzden bu kadar dönme aşkım. Evet şuan İzmir Üniversitesi'nde İngilizce Öğretmenliği okuyorum. İkinci sınıfa geçtim bursumu kaybetmedim yaz okuluna kalmadım ve alttan ders almadım ilk vizelere kadar kafam rahat. Aslında şuan her yazdığım cümleye birsürü açıklama yapıp yazıyı çok uzun hale getirebilirim ama kendimi tutmaya çalışıyorum. Ulaş haklıymış boşuna ben yazamam dememeliymişim.
24 Haziran 2010 Perşembe
Yüzük.
Evet sevgili okurlar.
Bir anımı/zı/ paylaşmak istiyorum sizlerle.
Ön açıklamalar, olay ve cereyanı şu şekilde:
Herkesin olduğu gibi benim de iki dedem vardı en başta. Bir tanesini yıllar önce -hafızam beni yanıltmıyorsa 1996 olması lazım- kaybettim. Diğeri ise hâlâ -tabi 1928 doğumlu ve kısmî felç atlatmış bir insan ne kadar hayattaysa o kadar- hayatta. Ve iki dedem de özel insanlardır. Bayıldığım saygı duyduğum kişilerdir.
Annemin babası olan Naim Köşkeroğlu, Çanakkalede bağları, bahçeleri, otelleri, evleri ve bol bol nakiti olan bir insan. Kendisini 5 yaşımda iken kaybettiğim için çok az hatırlarım ama kaybettiğim insanlardan en çok özlediğimdir. Bu kadar malının, mülkünün olmasına bakmadan hâlâ çalışan, manavlık yapan "Ben bitmedim. Daha ayaktayım!" diye hayata ters giden, evine hala her gün düzenli para götürmeye kendini adayan bir insandır kendisi. Manavının önünde yere oturup oynadığım oyunlara ayırdığım zaman dışında beni kucağından hiç indirmeyişiyle hafızalarıma kazınan bir insandır.
Tekrar ediyorum: Özeldir, unutulmazımdır.
Babamın babası olan İbrahim Kalkan da en az diğer dedem kadar özel ve kaliteli bir insandır. 7 tane çocuğu olan bir karayolları işçisidir. Kıt kanaat ailesini geçindirirken üniversite okuyan çocuğuna maaşının yarısını gönderen insandır.(sadece en büyük amcam ve en küçükleri olan babam üniversite okuduğu için ve amcam bitirdikten sonraki sene babam başladığı için bu tutumu yıllarca devam etmiştir. Yaklaşık 10 sene.)
Bahsi geçecek olan yüzük de İbrahim Dedem'indir.
Kendisinin toplam 19 tane torunu -ve 4 tane de torununun ÇOCUĞU- var fakat sanırım içlerinden sıyrılan, en çok sevilen benim kendisi tarafından. En azından ben öyle hissediyorum. Bunu bana hissettiriyor olması bile yeter de artar.
Bir gün, geçen yaz sonunda bir gün bana bir yüzük verdi: hacı yüzüğü.
Gidenlerden biri getirmiş ona vermiş zamanında. o da yıllarca taşımış. Çıkardı parmağından bana uzattı. "Benim yolum yakın, bu yüzük senin olsun." dedi. Ağladım. Öptüm ellerini ve aldım yüzüğü.
Otururken taktım parmağıma fakat olmadı, bol geldi. Ama ne olursa olsun, yanımda taşımaya kararlıydım.
Eve gittik, annem gümüş bir zincir verdi, yüzüğü ona geçirdim. Zinciri de boynuma geçirdim. Bir taşla iki kuş misali; üniversiteye giderken hem dedemi hem annemi yanımda götürüyordum. Ve o kolye-yüzük 1 sene boyunca boynumdan hiç çıkmadı. Hatta arkadaşlar arasında "Bay Frodo" olarak anılmamın sebebi de budur. (Not: Yüzüklerin Efendisi Triologysini hiç sevmem.)
Her neyse, geçenlerde, Antalyadayken bir şey farkettim:
Yüzük kalitesiz, sadece manevi açıdan değeri olan bir demir parçası olduğundan ve havalarda iyice sıcaklaşınca bizler su ve ter ile çok fazla haşır neşir olduğumuzdan paslanmaya başlamıştı. Anneme söyledim durumu. "Hasta eder seni o. çıkar, cüzdanında taşı." dedi. Ben de üzülerek bu durumu kabul ettim. Boynumdan çıkardım içim biraz yanaraktan... Ama beklediğimden az canımı yaktı ve bunun nedenini bugün düşünürken farkettim.
Kesişme Noktası şu: O gün Vadi ile mesajlaşıyorduk. Evlilik falan konusu gündeme geldi -kendisine 2014-2015 sezonunda 18 yılı opsiyonlu 20 yıllık sözleşme teklif edebilirim.- . Yani bir bakıma, bir yüzük gitti, diğeri geldi. "Ondan çok canım yanmadı galiba" diye bir fikire kapıldım.
Yüzüksüz olmadı yani. Yüzükleri de hiç sevmem oysa.

İşte o yüzüğün temsili halleri.
Bugün Vadi ile mesajlaşırken -evet biz, biraz sancılı da olsa, mesajlaşıyoruz.- bu konuyu özet geçtim kendisine. "Bloga yazsam mı ya?" dedim. "yazılabilir, hoş bi anı gerçekten :)" dedi. Ve yazdım.
Vadi'ye Not-1: Başın sağolsun tekrardan.
Vadi'ye Not-2: Yeni dövmen hayırlı olsun. O kadar anlamlı ki, görmeden bayıldım.
Vadi'ye Not-3: Dedemin elini öpmeye gidelim bir ara.
Sevgilerimle...
Bir anımı/zı/ paylaşmak istiyorum sizlerle.
Ön açıklamalar, olay ve cereyanı şu şekilde:
Herkesin olduğu gibi benim de iki dedem vardı en başta. Bir tanesini yıllar önce -hafızam beni yanıltmıyorsa 1996 olması lazım- kaybettim. Diğeri ise hâlâ -tabi 1928 doğumlu ve kısmî felç atlatmış bir insan ne kadar hayattaysa o kadar- hayatta. Ve iki dedem de özel insanlardır. Bayıldığım saygı duyduğum kişilerdir.
Annemin babası olan Naim Köşkeroğlu, Çanakkalede bağları, bahçeleri, otelleri, evleri ve bol bol nakiti olan bir insan. Kendisini 5 yaşımda iken kaybettiğim için çok az hatırlarım ama kaybettiğim insanlardan en çok özlediğimdir. Bu kadar malının, mülkünün olmasına bakmadan hâlâ çalışan, manavlık yapan "Ben bitmedim. Daha ayaktayım!" diye hayata ters giden, evine hala her gün düzenli para götürmeye kendini adayan bir insandır kendisi. Manavının önünde yere oturup oynadığım oyunlara ayırdığım zaman dışında beni kucağından hiç indirmeyişiyle hafızalarıma kazınan bir insandır.
Tekrar ediyorum: Özeldir, unutulmazımdır.
Babamın babası olan İbrahim Kalkan da en az diğer dedem kadar özel ve kaliteli bir insandır. 7 tane çocuğu olan bir karayolları işçisidir. Kıt kanaat ailesini geçindirirken üniversite okuyan çocuğuna maaşının yarısını gönderen insandır.(sadece en büyük amcam ve en küçükleri olan babam üniversite okuduğu için ve amcam bitirdikten sonraki sene babam başladığı için bu tutumu yıllarca devam etmiştir. Yaklaşık 10 sene.)
Bahsi geçecek olan yüzük de İbrahim Dedem'indir.
Kendisinin toplam 19 tane torunu -ve 4 tane de torununun ÇOCUĞU- var fakat sanırım içlerinden sıyrılan, en çok sevilen benim kendisi tarafından. En azından ben öyle hissediyorum. Bunu bana hissettiriyor olması bile yeter de artar.
Bir gün, geçen yaz sonunda bir gün bana bir yüzük verdi: hacı yüzüğü.
Gidenlerden biri getirmiş ona vermiş zamanında. o da yıllarca taşımış. Çıkardı parmağından bana uzattı. "Benim yolum yakın, bu yüzük senin olsun." dedi. Ağladım. Öptüm ellerini ve aldım yüzüğü.
Otururken taktım parmağıma fakat olmadı, bol geldi. Ama ne olursa olsun, yanımda taşımaya kararlıydım.
Eve gittik, annem gümüş bir zincir verdi, yüzüğü ona geçirdim. Zinciri de boynuma geçirdim. Bir taşla iki kuş misali; üniversiteye giderken hem dedemi hem annemi yanımda götürüyordum. Ve o kolye-yüzük 1 sene boyunca boynumdan hiç çıkmadı. Hatta arkadaşlar arasında "Bay Frodo" olarak anılmamın sebebi de budur. (Not: Yüzüklerin Efendisi Triologysini hiç sevmem.)
Her neyse, geçenlerde, Antalyadayken bir şey farkettim:
Yüzük kalitesiz, sadece manevi açıdan değeri olan bir demir parçası olduğundan ve havalarda iyice sıcaklaşınca bizler su ve ter ile çok fazla haşır neşir olduğumuzdan paslanmaya başlamıştı. Anneme söyledim durumu. "Hasta eder seni o. çıkar, cüzdanında taşı." dedi. Ben de üzülerek bu durumu kabul ettim. Boynumdan çıkardım içim biraz yanaraktan... Ama beklediğimden az canımı yaktı ve bunun nedenini bugün düşünürken farkettim.
Kesişme Noktası şu: O gün Vadi ile mesajlaşıyorduk. Evlilik falan konusu gündeme geldi -kendisine 2014-2015 sezonunda 18 yılı opsiyonlu 20 yıllık sözleşme teklif edebilirim.- . Yani bir bakıma, bir yüzük gitti, diğeri geldi. "Ondan çok canım yanmadı galiba" diye bir fikire kapıldım.
Yüzüksüz olmadı yani. Yüzükleri de hiç sevmem oysa.

İşte o yüzüğün temsili halleri.
Bugün Vadi ile mesajlaşırken -evet biz, biraz sancılı da olsa, mesajlaşıyoruz.- bu konuyu özet geçtim kendisine. "Bloga yazsam mı ya?" dedim. "yazılabilir, hoş bi anı gerçekten :)" dedi. Ve yazdım.
Vadi'ye Not-1: Başın sağolsun tekrardan.
Vadi'ye Not-2: Yeni dövmen hayırlı olsun. O kadar anlamlı ki, görmeden bayıldım.
Vadi'ye Not-3: Dedemin elini öpmeye gidelim bir ara.
Sevgilerimle...
23 Haziran 2010 Çarşamba
Başlangıç.
Evet, selamlar herkese.
Biz BAŞ-LII-YOOO-RUUUZ...
Vadi Hanım da üyeliğini yapıp yanımdaki yerini aldığında her şey daha net olacak.
Biz BAŞ-LII-YOOO-RUUUZ...
Vadi Hanım da üyeliğini yapıp yanımdaki yerini aldığında her şey daha net olacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
