Bir anımı/zı/ paylaşmak istiyorum sizlerle.
Ön açıklamalar, olay ve cereyanı şu şekilde:
Herkesin olduğu gibi benim de iki dedem vardı en başta. Bir tanesini yıllar önce -hafızam beni yanıltmıyorsa 1996 olması lazım- kaybettim. Diğeri ise hâlâ -tabi 1928 doğumlu ve kısmî felç atlatmış bir insan ne kadar hayattaysa o kadar- hayatta. Ve iki dedem de özel insanlardır. Bayıldığım saygı duyduğum kişilerdir.
Annemin babası olan Naim Köşkeroğlu, Çanakkalede bağları, bahçeleri, otelleri, evleri ve bol bol nakiti olan bir insan. Kendisini 5 yaşımda iken kaybettiğim için çok az hatırlarım ama kaybettiğim insanlardan en çok özlediğimdir. Bu kadar malının, mülkünün olmasına bakmadan hâlâ çalışan, manavlık yapan "Ben bitmedim. Daha ayaktayım!" diye hayata ters giden, evine hala her gün düzenli para götürmeye kendini adayan bir insandır kendisi. Manavının önünde yere oturup oynadığım oyunlara ayırdığım zaman dışında beni kucağından hiç indirmeyişiyle hafızalarıma kazınan bir insandır.
Tekrar ediyorum: Özeldir, unutulmazımdır.
Babamın babası olan İbrahim Kalkan da en az diğer dedem kadar özel ve kaliteli bir insandır. 7 tane çocuğu olan bir karayolları işçisidir. Kıt kanaat ailesini geçindirirken üniversite okuyan çocuğuna maaşının yarısını gönderen insandır.(sadece en büyük amcam ve en küçükleri olan babam üniversite okuduğu için ve amcam bitirdikten sonraki sene babam başladığı için bu tutumu yıllarca devam etmiştir. Yaklaşık 10 sene.)
Bahsi geçecek olan yüzük de İbrahim Dedem'indir.
Kendisinin toplam 19 tane torunu -ve 4 tane de torununun ÇOCUĞU- var fakat sanırım içlerinden sıyrılan, en çok sevilen benim kendisi tarafından. En azından ben öyle hissediyorum. Bunu bana hissettiriyor olması bile yeter de artar.
Bir gün, geçen yaz sonunda bir gün bana bir yüzük verdi: hacı yüzüğü.
Gidenlerden biri getirmiş ona vermiş zamanında. o da yıllarca taşımış. Çıkardı parmağından bana uzattı. "Benim yolum yakın, bu yüzük senin olsun." dedi. Ağladım. Öptüm ellerini ve aldım yüzüğü.
Otururken taktım parmağıma fakat olmadı, bol geldi. Ama ne olursa olsun, yanımda taşımaya kararlıydım.
Eve gittik, annem gümüş bir zincir verdi, yüzüğü ona geçirdim. Zinciri de boynuma geçirdim. Bir taşla iki kuş misali; üniversiteye giderken hem dedemi hem annemi yanımda götürüyordum. Ve o kolye-yüzük 1 sene boyunca boynumdan hiç çıkmadı. Hatta arkadaşlar arasında "Bay Frodo" olarak anılmamın sebebi de budur. (Not: Yüzüklerin Efendisi Triologysini hiç sevmem.)
Her neyse, geçenlerde, Antalyadayken bir şey farkettim:
Yüzük kalitesiz, sadece manevi açıdan değeri olan bir demir parçası olduğundan ve havalarda iyice sıcaklaşınca bizler su ve ter ile çok fazla haşır neşir olduğumuzdan paslanmaya başlamıştı. Anneme söyledim durumu. "Hasta eder seni o. çıkar, cüzdanında taşı." dedi. Ben de üzülerek bu durumu kabul ettim. Boynumdan çıkardım içim biraz yanaraktan... Ama beklediğimden az canımı yaktı ve bunun nedenini bugün düşünürken farkettim.
Kesişme Noktası şu: O gün Vadi ile mesajlaşıyorduk. Evlilik falan konusu gündeme geldi -kendisine 2014-2015 sezonunda 18 yılı opsiyonlu 20 yıllık sözleşme teklif edebilirim.- . Yani bir bakıma, bir yüzük gitti, diğeri geldi. "Ondan çok canım yanmadı galiba" diye bir fikire kapıldım.
Yüzüksüz olmadı yani. Yüzükleri de hiç sevmem oysa.

İşte o yüzüğün temsili halleri.
Bugün Vadi ile mesajlaşırken -evet biz, biraz sancılı da olsa, mesajlaşıyoruz.- bu konuyu özet geçtim kendisine. "Bloga yazsam mı ya?" dedim. "yazılabilir, hoş bi anı gerçekten :)" dedi. Ve yazdım.
Vadi'ye Not-1: Başın sağolsun tekrardan.
Vadi'ye Not-2: Yeni dövmen hayırlı olsun. O kadar anlamlı ki, görmeden bayıldım.
Vadi'ye Not-3: Dedemin elini öpmeye gidelim bir ara.
Sevgilerimle...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder